| 19 Şubat 2010
Toroslar böyle aniden yükselerek, sahildeki insan toplumlarının içerilere geçmesini zorlaştırınca, ilk çağlarda Çanakkale’den Antalya’ya, Antalya’dan İskenderun’a kadar Ege ve Akdeniz sahili, insan yerleşimleri ile dolmuştur. Şimdi turizm tesisleri ile oldukça doldu, ama bu sahildeki şehirlerimiz arasında, 1980 yılı öncesinde, oldukça geniş boşluklar bulunuyordu. Oysa ilk çağlardaki sahil yerleşimleri neredeyse birbirlerine değer şekilde yapılmışlardı. Bunda o zamanlar deniz taşımacılığının, kara taşımacılığına göre daha kolay ve daha güvenli olmasının da rolü büyüktür. Bugün bu yerleşimlerden Perge’yi dolaşacağız.
Perge kalıntılarının girişine geldik. Karşıda sağda kiremit örtülü giriş bölümünü görüyorsunuz, ama biz daha, içeriye girmeyeceğiz. Daha doğrusu oradan girmeyeceğiz. Gelirken tiyatro kalıntısının, sonra da stadyum kalıntısının yanlarından geçtik ve önce onlara uğramayı düşünüyorum. Peki ama onlar Perge kalıntılarının içinde değilmi diyeceksiniz. Ben de ülkemizde gezdiğim antik ören yerleri, milli parklar, müzeler, v.b. mekanlarda her türlü garipliği gördüğüm için, sadece “Olur bunlar, kafamızı takmayalım.” diyebileceğim.
İşte stadyumun bizden taraftaki duvarının dışarıdan görünüşü böyle. Kiremit örtülü olan, Perge antik kentine giriş kapısı arkamızda kaldı şimdi. Arabamızı park yerinde bırakarak, stadyuma doğru yürüyoruz. Kapıdan girişteki bilet alma zorunluluğunu da aşmış olarak, stadyum ve tiyatroyu dolaşacağız birlikte.
Kemerli duvar yapısının yanına yaklaştığımızda, stadyum tribünlerinin, şu anda bize görünmeyen oturma yerlerinin, meyilli olarak yerden yükselecek şekilde inşa edilmiş olan, bu yan yana kemerli yapıların üzerine oturtulduğunu anlıyoruz. Stadyumun zemininden başlanarak, dışarıya doğru yükselen şekilde, yan yana kemerli yapılar inşa edilmiş ve sonra da bunların üstleri doldurulup, düzlenerek, tribün basamakları yapılmış. Birbirlerinden kuvvet alan kemerlerle, gerçekten çok sağlam bir yapı bu ve böylece günümüze kadar da kalabilmiş. Stadyumun içine girebileceğim bir yer araştırmasındayım şimdi.
Buradan içeriye tırmanabileceğim gibi görünüyor bana ve tırmanıyorum da. Ama Perge antik kentini gezmeye gelmiş bir misafir olarak, bu yaptığım biraz uygunsuz oluyor biliyorum. Fakat biletsiz, yani izinsiz dolaşılan tarafındayım kalıntıların ve ortada da “Şuradan gidin”, “Buradan geçin” türünden hiç bir tabela da yok.
Stadyumun içine bakıyoruz. Bir turist grubu da gelmişler ve ileride ortada duruyorlar. Daha önce Afrodisias antik kentinde gördüğümüz stadyumun bire bir benzeri gibi. Ama o daha iyi durumda ve 30.000 kişilikti. Bu ona göre oldukça dağılmış ve 12.000 kişilik olduğu yazıyordu bulduğum bir tabelada. Hemen bize yakın olan saha içindeki yıkılmış duvar bölmesi sonradan yapılarak, bizden taraftaki bölümde, gladyatör karşılaşmaları yapılıyormuş o zaman. Gladyatörlerin seyircileri az olduğundan değil, birbirlerinden fazla kaçamayıp, savaşmaları için, sahayı küçültmüş olmalılar herhalde.
Stadyumun içine inerken bir taraftan da, son (aslında ilk) tribün basamağı sahaya oldukça yüksek kalıyor, nasıl inerim diye düşünmekteydim. Korkum boşunaymış ve karşımda sahaya iniş merdivenini gördüm ki aynısından benden tarafta da var. Bu eski antik yapılarda, gerekli olan, hatta gerekli olabilecek ayrıntılara, zamanımızdaki yapılardan çok daha fazla önem verildiğini görmekteyim hep. Aynı sahaya iniş merdivenlerinden, stadyumun dört tarafında da var.
Perge’yi dolaşmayı bitirdikten sonra, stadyumu gezmeden terk etmekte olan bir turist grubu da, stadyumu fark ediyor ve otobüslerini durdurarak, bizim girdiğimizin tersi tarafından stadyuma giriyorlar. Tribün basamaklarının üzerlerine oturduğu meyilli kemer yapılarını ters taraflarından da görüyoruz burada. Bu kısımda oturma tribününün basamak taşları, büyük olasılıkla insan eli ile,bir kısmı çalınarak dağılmışlar tamamen.
Stadyuma diğer ucundan da bir defa daha bakarak, Tiyatro tarafından çıkıyorum. Stadyum ile Tiyatro arasından, Perge’ye geliş asfalt yolu geçiyor şimdi. Onun karşı tarafına geçerek, tiyatroya da girmeye çalışacağım. Burada, ilk kitabımda da anlatmıştım, tekrar anlatma gereğini duyuyorum. Bizler bu yapılara “Tiyatro” demekteyiz, ama bence o zamanlar çok başka amaçlarla ve tahminimce günlük olarak kullanılmaktaydı bu yapılar. Perge yaşayanları bir araya toplanarak, o gün olanları, yarın yapılacakları konuşuyorlar ve gereken kararları alıyorlardı. Her şehirde yaşayanlar, kendi şehirlerini idare etmekteydiler. O zamanlarda ne radyo, ne telefon, hatta hatta ne de kağıt da bulunmuyordu toplumlarda. Yani mektup da gönderemiyordunuz, ya da bir mektup göndermeniz oldukça çok zamanınızı alıyordu. Bu kitabın ilerleyen sayfalarında, o çağlara ait bir mektubu da görecek ve birbirlerinden uzak topluluklar arasında haberleşmenin ne kadar zor olduğuna siz de şahit olacaksınız. İşte bu nedenle, her şehir yaşayanları, kendileri için gerekli kararları kendileri almakta, kendileri bu kararların takibini de yapmaktaydılar. Bunu yapabilmeleri için de, uzak olmayan aralarla toplanmaktaydılar ve bu nedenle de o zamanın tüm şehirlerinde, bugün “Tiyatro” olarak isimlendirdiğimiz toplanma yapıları, en az bir tane olmak üzere bulunmaktaydı.
Tiyatro yapısı hemen yanımızda, ama aramızda sağlam bir tel örgü var görüyorsunuz. Buradan giremeyeceğimiz anlaşılıyor. Önceden karşılaştığım bu tür durumlarda yaptığım gibi, çevresini dolaşarak, tel örgüde geçebileceğim bir boşluk arayacağım.
Henüz tel örgüde bir boşluk bulamadım ve yamaçta yürümeye devam ediyorum. Tiyatronun arka tarafı dairesel bir şekilde yapılmış ve tribün basamakları da bu taraflara yerleştirilmiş olmalı. İçine giremedikçe bu basamakları göremeyeceğiz anlaşılıyor.
Sonunda bir giriş yeri, daha doğrusu benden önce gelenlerin girmiş oldukları bir yeri bulabildim. Tel örgüyü yapabildiklerince alçaltmışlar ve koydukları bir taşın üzerine çıkarak, oradan içeriye atlamışlar. İçeriye giriyoruz diye hemen heveslenmeyelim, üzülerek söylüyorum ki giremeyeceğiz. Çünkü gördüğünüz gibi iç tarafta bir taş görünmüyor. Benim bu telin üzerinden bir taşa çıkmadan geçebilmem çok zor. O tarafta bulacağım bir taşı getirip, koyar ve böylece geçerim diyebiliriz, ama benden öncekiler bunu yapmadıklarına göre, yakınlarda işe yarar bir taş olmamalı herhalde. Ben de bu kilomla, buradan içeriye giremeyeceğim, özür dilerim.
Yamaçta yürümeye ve giriş yeri aramaya devam ediyor, başarısız olunca da dönerek, diğer taraftan da şansımı denemeye karar veriyorum.
Bu yöndeki aramalarım da boş çıktı ve içine giremeden Tiyatroyu terk ederek, resmen izin verilen Perge kalıntılarını gezebilmek için giriş kapısına doğru geriye dönüyorum. Turizm ve Kültür Bakanlığımızın akla sığmaz uygulamalarından birisi ile daha karşılaştık gördüğünüz gibi. Mantıklı bir cevap arıyor ve sadece, izin verilen gezi bölümü ile stadyum ve tiyatroyu birleştirdiklerinde, Perge’ye geliş-gidiş yolu ile park yeri düzenlemesini yapmayı beceremedikleri geliyor aklıma. Geliş-gidiş yolu ve park yerini, ancak tiyatro, stadyum ve diğer kalıntıları birbirlerinden ayırarak çözümleyebilmiş bulunuyorlar!
Tiyatro’dan ayrılıp, yolun karşısına geçtiğimde, stadyuma bitişik, tel örgü içine alınmış birçok antik kalıntı olduğunu görüyor ve onların da fotoğraflarını çekiyorum. Motiflerde insan figürleri kullanılmış gördüğünüz gibi. Ama yanlarına geçemediğim için, daha yakin bir görüntü alamıyorum. Bu arada sunulan bilgiye göre Perge kazılarının, restorasyonunun, işin başından beri Türk arkeologlar tarafından yapılmakta olduğunu da ileteyim.
Tekrar stadyuma geçerek, bu defa tırmanmadan, kemer yapılardan birisinin içinden geçerek, dışarıya çıkıyorum. Üç kemerde bir, seyircilerin stadyuma girebilmeleri için geçiş bırakılmış bulunuyormuş, ama bunlar yıkılarak kapanmışlar. En baştakinin hala açık olduğunu gördüm ve oradan geçtim. Geçiş olmayan kemerler de dükkan olarak kullanılıyorlarmış. Dükkanlar arasında da birbirlerine geçiş olduğu, bu resimde de görülüyor.
Perge’nin giriş kapısından geçtik ve ziyaretçi kalabalığının gittikleri tarafa değil, bazı yıkıntıların görülmekte olduğu, diğer bir tarafa doğru tek başımıza gidiyoruz. Önce bu tarafları dolaşarak, sitenin bütünü hakkında bir fikir sahibi olalım, sonra herkesle birlikte asıl, görüşe sunulan tarafı da dolaşırız diyorum. Bu tür tarihi yerlere, özellikle ilk defa geldiğimde, olabildiğince her tarafını dolaşmaya çalışırım. Çok istiyor olsak bile, bir daha gelemeyebiliyoruz aynı yere sonradan.
Arkeologlarımız henüz bu tarafa uğramamışlar gibi görünüyor. Sazların, her türlü nebatın içinde tutuklu kalmış bu yapılar. Ama biz ziyaret ettik onları da. Kim bilir ne görevler sunuyorlardı, yapıldıkları zamanlardaki yaşayanlarına?
Bu yapılar aynı zamanda, Perge kentinin bu yanındaki surlar da oluyorlardı sanıyorum. Bölüm, bölüm hala ayaktalar, ama büyük kısmı yıkılmış ve kalan kısımların bazıları da bitkilerin altında, görülmüyor olmalıdır.
Yer yer arkeologlarımızın biraz olsun çalıştıkları anlaşılan bölümlerden de geçiyoruz. Bunlar o zaman yaşayanların konutlarından kalanlar oluyor olmalı.
Sonunda ziyarete açılmış olan bölümdeki Nehir tanrısının heykelinin yanına ulaşıyoruz. Anıtsal bir Çeşme bu ve buradan çıkan su, kanallar ile Perge’ye dağıtılıyor. Nehir tanrısı kendisi de akıyor gibi yatmış doğrusu, bu da ona yakışıyor. Üst bölümü kırık olduğundan, başı havadamıydı, bu görünen başımı, yastıkmı ben de tam karar veremedim doğrusu.
Bu da çeşmenin ve Nehir tanrısı heykelinin arkadan görünüşleri. Geniş kanalı ve yer yer enine olarak engellerle kesildiğini görüyorsunuz. Bu engeller kanalda sürekli bir su sesi olmasını ve ihtiyacı olanlar için her zaman su dolu olmasını sağlıyorlardı sanırım.
Taş üzerine çok güzel yapılmış kabartma süslemeler. Güzel genç bir yabancı bayanı, bunların yanında durup, birlikte olduğu baya resmini çektirirken görmeseydim, atlayacaktım büyük olasılıkla bunları ve sizler de göremeyecektiniz.
Kanal içindeki enine bölmeleri görüyorsunuz, ama ben size onları göstermek için değil, yerde yatmakta olan sütun bolluğunu göstermek için koydum bu resmi. Bu arkeologların çalışmalarını hiç bir zaman anlayamamış durumdayım. Sütunun altlığı orada, kendisi yerde yatıyor, hatta başlığı da belki hemen oracıkta. Bunları kaldırıp üst üste yerlerine koymak çokmu zor? Koyulmayıp yerde dururlarsa, ziyaretçiler üzerlerine basarak geçerlerken, korunmaları yönünden kendileri için dahamı iyi oluyor, hiç anlayamadım?
Bergama Akropol’ünün Hamam’ında bulunan bir parçanın aynısı burada da var. Bu daha sağlam durumda, fakat bu haliyle de tam olarak ne işe yaradığını çıkaramadım. Süslememi, kullanım aracımı, araçsa ne için kullanım bilemedim. Bergama’daki beyaz mermerdendi, buradaki pembe mermerden. Burada, daha ileride olan, Perge Hamamları kalıntılarından da oldukça uzakta duruyor. O zamanki insan yaşamında olmazsa olmaz olan bir çok araç, günümüz insanı için çok gereksiz ve anlamsız şeyler konumundadır bugün.
Perge Agora’sına (Çarşı) giriş. Sağ tarafta kare şeklinde kolonlarla çevrelenmiş Agora ve ortasında çember şeklinde yüksekçe bir yapı da var. Bu kolonlar biliyorsunuz üzerlerindeki ahşap çatıları tutmak için yapılmış ve çatılar günümüze kalamamışlar tabii.
O günlerden kalma bir mermer pano. Üzerine işlenmiş olanlar, o günkü yaşantı, insanlar arasındaki ilişkiler yönünden, pek iyi şeyler çağrıştırmıyorlar maalesef. Bir yılan ve bir hançer, hangisini seçersek seçelim, sonumuz pek iyi görünmüyor. Bunun bir kasap dükkanının tabelası olduğu da söylenmekte. Hadi bıçak tamam, ama yılanı bir kasap dükkanına yakıştıramıyorum ben. Solda da şehrin ikinci (iç) ana giriş kapısı görülüyor.
Bu da ilk giriş kapısının içeriden görünüşü. Buraya geldik, ama daha çıkmayacağız, sağa dönüp, Hamam bölümlerini gezeceğiz daha. Bu arada kapıdan bizden tarafta yerde duran, kapının kemer parçalarını görüyorsunuz. Amerikan antik kalıntıları yenileme sisteminde, yerde duran ne varsa, eksik parçaları günümüz olanakları ile ve pek de gizlenmeden tamamlanarak hemen kaldırılıyor, yapı eski kullanımındaki hali ile ortaya çıkarılıyor. Almanlar bunu yapmıyorlar ve sadece gerçek parçaları tamamlayabildiklerinde, yapıyı eski haline getiriyorlar. Eksik kısımları boş olarak bırakıyorlar. Bence bu kemerler böyle yerde, dağınık şekilde duracaklarına, bir şekilde kapıda oldukları yerlere kaldırılsalar daha iyi olurdu.
İç kapının giriş tarafından görüntüsü. Sağdaki sütunlar da Agoranın çevresini dolanan sütunlar oluyorlar. Kapının sağında ve solunda iki tane kule varmış, yıkılmamış kısımları ile hala duruyorlar. Yerlerdeki sütun bolluğunu burada da görüyoruz. Perge restorasyonunun tamamen yerli arkeologlar tarafından yapıldığı söylenmekteydi. Öyle de olsa, Alman arkeologların tutumunu benimsemiş olmalılar ve yapıları eski halleri ile ayağa kaldırmakta pek de aceleci davranmadıkları anlaşılıyor.
Hamam on kadar bölümler halinde Perge’de ve hepsinin kullananlar için değişik işlevleri var. O zamanlar hamamlar, insanların zamanlarının büyük bölümlerini geçirmekte oldukları mekanlarmış. Birçok resimden birisini koyarak, Hamam’ı ve Perge gezimizi bitiriyoruz. O zamanların, altında sıcak su dolaştırılan iki katlı döşemelerinden değişik bir görüntü bu. Kemerli yapılmış burada hamam döşemesini taşıyan ayaklar. Hemen yanındaki bölmede ise dik sütunlar halindeydi, iki katlı döşemenin yapılışı. Bu döşemenin daha güzel bir resmi de vardı, ama ben ziyaretçilerle birlikte olan bunu seçtim sizler için. Ülkemiz en eski medeniyet toplumlarının yaşadıkları topraklardır. Bu nedenle de onlardan kalan sayısız antik eser tüm coğrafyamıza serpiştirilmiş haldedir. Lütfen bunların korunmaları, ortaya çıkarılmaları için, ne yapabiliyorsak yapalım. Ülkemize defalarca gelen yabancı ziyaretçiler bile hepsini dolaşamaz durumda olmalılardır bunları. Şimdiden de öyledir zaten, bunu korumak ve çoğaltmak da bizlere kalıyor. (ertanalayat)




